Bekleyerek Gelenler Bazı insanlar geleceğinden hiç endişe duymaz. Çünkü onlar geleceği düşünmekle değil, onu inşa etmekle meşguldür. Babam onlardan biriydi. Ama bu yazı yalnızca bir babanın hikâyesi değil… Bu yazı; Rumeli’den koparılan, Yugoslavya coğrafyasında tutunmaya zorlanan, sonra Anavatan’a sığınan yüz binlerce insanın sessiz ortak kaderidir. Bizim yaşadıklarımız, büyük bir tarihsel kırılmanın küçük ama canlı bir parçasıdır.
Osmanlı Balkanlardan çekildiğinde, geride kalan Müslüman Türkler bir gecede koruyucusuz kaldı. Yüzyıllardır vatan bildikleri topraklarda artık “fazlalık”tılar. Mallarına el konuldu, köyler dağıtıldı, vakıflar kapatıldı. Göç, bir tercih olmaktan çıktı; bir zorunluluk hâline geldi. Gidenler göç etmedi aslında… İtildiler.
Krallık Yugoslavyası döneminde “toprak reformu” adı altında araziler alındı, Türkçe eğitim kaldırıldı, dinî hayat baskılandı. En ağır cümle ise hep fısıltıyla kuruldu:
“İsterseniz Türkiye’ye gidebilirsiniz.”
Bu bir teklif değildi.
Bu, örtülü bir sürgündü.
Sonra Tito dönemi geldi. Kâğıt üzerinde “kardeşlik ve birlik” vardı ama gerçekte yapılan, kimliğin sessizce silinmesiydi. Türk olmak, Müslüman olmak, konuşarak değil susarak yasaklandı. 1953 Göç Anlaşması ile yüz binlerce insan Türkiye’ye geldi. Kayıtlara “kendi isteğiyle” yazıldı. Oysa baskıyla gelenin isteği olmazdı.
Babamın hikâyesi tam da bu baskının içinden doğdu.
Bu hikâye bir trenle başlamaz…
Bu hikâye, yıllar süren bir bekleyişle başlar.
Karadağ’dan Makedonya’ya savrulan bir aile… Kâğıt üstünde üç yıl olan bekleme, hayatın içinde beş yıla uzar. Beş çocuk… Her biri büyüme çağında. Kurulan ama bırakılacağı bilinen bir hayat. Ne kök salabiliyorsun ne de bavulu kapatabiliyorsun.
Beklemek…
İnsanı en çok yaşlandıran şey.
Babam çocuklarının geleceğini kurmaya çalışırken, bir gün hepsini orada bırakacağını bilerek yaşadı. Bir baba için bundan daha ağır bir imtihan yoktur.
Ve nihayet…
1960 Mayısı.
“Gidiyorsunuz.”
Üsküp’ten kalkan tren, Sirkeci’de durdu. İki valiz, çok az eşya ama kocaman bir umut… Bu bir varıştı. Anavatan’a varış.
Alibeyköy… Ardından Safraköy—bugünkü Sefaköy. Küçükçekmece. Yokluk vardı ama doğru yerde olmanın huzuru vardı. Babam Atatürk Havalimanı’nda çalışmaya başladı. Alın teriyle kurulan bir gelecek… Sessiz, dürüst, dimdik.
1963’te ikiz çocuklar dünyaya geldi. Biz, o tren raylarında yazılan kaderin son satırlarıydık.
Babam bize yalnızca bir ülke bırakmadı.
Bir duruş bıraktı.
Bir ahlâk bıraktı.
Zor günlerde bile başını eğmemeyi öğretti.
1974’te ağır bir hastalığa yakalandı. Kimseye yük olmadı. Bir gün bile yatmadı. Sanki zamanla yarışır gibiydi. Ta ki 2 Aralık 1981’e kadar…
23 gün süren vakur bir mücadele…
Ve 25 Aralık sabahı, kelime-i şehadetle…
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” derler ya…
Babam, inandığı değerlere yürür gibi gitti.
Bugün anlıyorum ki bu bir göç yazısı değil.
Bu; onurunu bırakmadan gelenlerin, kimliğini satmadan yaşayanların, hayatı da ölümü de vakur yaşayanların hikâyesidir.
Bazı insanlar sessizce gider…
Ama bıraktıkları iz, nesiller boyu konuşur.
Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.
Mekânı cennet olsun.
Yorumlar